Yazmak hakkında yazmak zor. Yazma eylemindeki insanın neden yazdığını yazı yoluyla anlatması da nafile bir çaba olabilir ama deneyeyim…
Neden yazıyorum? Birçok konuda itirazım olduğundan galiba. Huysuz bir iş, arsız bir iş, dünyanın en has işi benim için. Âleme, düzene bozuk atıyorum belki de bu yolla çoğumuz gibi. Ya da hayata makas attığıma ikna ediyorum herhalde kendimi. Sebep her neyse ne, yazmayı öğrenme inadım ve iştahım henüz çok genç.
Bir hikâyeye adamakıllı hâkim bir yazan değilim. Planlı, düzenli, çok üreten bir kalem hiç değilim. Silmek hususunda epey iyiyimdir ama. Yazmanın daha çok silmekten ibaret olduğuna inananlardanım sanırım (vazgeçmek güzeldir).
İlk kitabım “Uykusuz” uzun yıllarımı aldı, saçlarımı beyazlattı. Senaryoydu ilk hali, romana giden yolu ise hayli taşlıydı, çukurluydu. Bir dosya halinde yayınevlerine gittiğinde çok fazla ret yemiştir, pek roman gibi de görülmemiştir. Önemli olan, bana epeyce şamar atmıştır (belki de dövülmek için yazıyorumdur). İkinci kitap “Oda” ise parça metinlerden oluşan bir anlatıydı.
Üçüncü kitap “Disko Topu” da bir tiyatro oyunu yazma hayaliyle doğmuştu. Oyun olarak da epeyce üzerinde çalışıldı ve o da kendine tür olarak “roman”ı seçti. Kısa bir romandır Disko Topu ama beni çok zorladı. Karakteri çalışmak için C.G. Jung (özellikle Kırmızı Kitap ve arketipler), Şizofrengi dergisinin arşiv okumaları ve birkaç psikiyatr ile röportaj yapıldı. Alelade görünen bazı bölümler (sadece birkaç satır) aylarca metnin felç geçirmesine yol açtı. Esas mesele, dili kurmaktı tabii ve yazı dünyamda “nasıl anlattığına odaklan” bayrağını iyiden iyiye açtı Disko Topu. Halen sahnelenmesi için çalışmalar sürüyor. Dilerim başarırız.
Yazdıklarınızın basılması işleri değiştiriyor; satırlarınız okurla buluşuyor ve bu buluşma (kim ne derse desin) insanı mutlu ediyor. Olumlu-olumsuz (Uykusuz olumsuz eleştiri epeyce almıştır mesela) tüm geri dönüşler size metinleriniz hakkında bir şey anlatıyor. Beğenilmek elbette büyük haz veriyor insana ama beğenilmemek de durup düşünmenizi sağlıyor ve yazdıklarınıza âşık olmamanıza, kendinizi (egonuzu) metinlerinizin dışında tutmanıza hatırı sayılır ölçüde destek veriyor. Fakat okurla metnin buluşmasının bence en kıymetli kısmı şu: Her okurun metindeki keşifleri, yolculuğu başka olunca ve bunu sizinle paylaşınca yazanı olarak metinle ilişkiniz farklı bir derinlik kazanıyor.
Ama okumak… Yazmaktan daha çok sevdiğim bir eylem. Sevdiğim çok yazar var, defaten okuduğum, okuyacağım çok kitap. Her gün merak ettiğim en az bir kitap çıkıyor karşıma (toplu taşıma araçlarında birinin elinde, sosyal medyada, bir kitapçıda). Tümünü okumaya yetmeyecek bu ömür diye dertleniyorum, doğru. Kafka, Jung, Hamsun, Oğuz Atay, Cioran, Beauvoir, Beckett, Dostoyevski, Tezer Özlü, Walser, Pessoa, Carver, Blacnhot, Brautigan, Sabato, Knowles, Ishuguro, Murakami, Douglas Adams… İlk aklıma gelenler. Dahası o kadar uzun ki. Ezcümle, yazı masası ve kütüphane. Böyle güzel hayat şimdilik…